Make your own free website on Tripod.com

                                    O VADİNİN KADINI

 

                                    -1-

Bu en puslu denizdi gördüğüm.

En aptal martıların en yalnız uçtuğu;

     kabadayı dalgalarına rüzgar katan;

         kayalıkları korkup dibe sinmiş hain denizdi karşımdaki...

 

Kumsalda ot bitmemişti.

Rüzgarla bir alıp veremedikleri var herhalde (!?)

Velhasıl canlı niyetine hiçbirşey yoktu etrafta.

Canlılığı hatırlatan birkaç istiridye ve deniz yıldızı cesedi bile,

            maddenin egemenliğine bir anlam katamıyordu.

 

Bu bahsi geçen yerde hiç kelebek uçuşmazdı.

Son uç uç böceği öleli baharlar olmuştu.

Yağmur bile sadaka verir gibi düşerdi yakasına.

Siren sesleri yaladığında yanaklarını

    ve göz kırptığında karşı fener arsızca;

şöyle bir silkinir de kumdan şalını düzeltirdi bu sahil,

                                                rüzgardan elleriyle...

 

Yaşlıydı,

    o açıktan geçmeye korkan balinalardan

hatta bir zamanlar bağrında çukurlar açıp da içini yumurta dolduran dev kaplumbağalardan da yaşlıydı.

on,

  yüz,

    bin kaplumbağa yaşındaydı...

 

Hiç kaybetmedi umudunu,

      hiç yalnız kalmadı.

Hep aydaki sevgilisini düşündü.

Biliyordu bir gece,

  o deli mehtaplardan birinde,

                 ay ufka değil,

                   ona batacaktı!

 

Sahil,

o geride duran

          küçük,

             uzak,

               ahşap kulübeyle pek muhattap olmazdı.

Çatısı bitip de ruhu üflendiğinde penceresine

                              bir iki laflamışlar;

ama bizimki kendi güzelliğinden ve kulübenin zavallılığından bahsederken bozulmuştu araları.

Şaşırmıştı sahil buna.

  Çünkü o

    dalgaları, kayaları ve  kumlarının "haklısınız haşmetlüm" demesine fazlasıyla alışmıştı.

Oysa kulübe ona umursamazca sırtını dönmüş,

   ormanın sincapları, ağaçları hatta yeni bitmiş mantarlarıyla konuşmaya başlamıştı.

 

Orman...

O rüzgarına şefkatle sarınıp

  ardıç kokularıyla süsledikten sonra köye bırakan orman mı?

Yoksa yağmuru derin derin şükrederek içip,

  birazını yeşillenmeye ayırıp da kaynak kaynak olup denize salan orman mı?

Yoksa o ayaz gecelerde ağlayıp sızlayan,

  kulak yakıp gönül paralayan ağıtlarını göğe savuran orman mı?

 

Hiç biri değil;

 

Orman,

 mavi meşeleriyle en büyük kahırları güğüm güğüm içerdi.

Orman,

 en dolu başağından en az unu biçerdi.

Fısıldanırdı kulağına fidanların feryatları

 ve hep dinlerdi

  yaşlı çınarların en olmadık ahlarını.

Katlanarak geçerdi zaman,

  katlanmaz olana dek akardı.

Baykuşlar sustuğunda,

 mucizenin ilk hecesine ağıt yakardı bu orman.

Cilvesine dayanamayıp da dibindeki o ulu dağ,

       jiletler atmıştı bağrına binlerce kez...

 

Ormanın geyikleri hiç görülmedik güzellikteydi.

Boynuzları ağaçlarla yarışır,

     vakarları ağaçları aşardı.

Oradan oraya koşturmanın en güzel dramasını oynarlarken,

bazen kulübeye yaklaşırlar,

  hatta sahile burunlarını çevirip denizi koklarlardı.

Ancak hiç biri gidip ayak basmayacaktı o sahile.

Hiç biri gübresini bırakmayacak,

            kumuna tohum taşımayacaktı.

Rüzgarla sıkı anlaşma içindeydiler.

                 Onu affetmeyeceklerdi.

Hiçbir canlıyı bağrına sermeyeceklerdi.

Her seferinde uzun uzun denizi koklayacaklar,

    sonra o etli sağrılarını çevik bir hareketle döndürüp

                                               gideceklerdi.

Taaa ki o kulübedeki küçük kız...

neyse.

 

Kulübenin bacasından böyle havalarda hep ince bir duman sızardı.

Dumanı meşe kokar,

 tüm mutluluğunu o görüntüyle yayardı çevreye.

Dökme demir ocağında kimi zaman ekmek pişer,

   unun mide kazındıran kokusu efil efil yıkardı duvarları;

kimi zaman dedenin topladığı şeker küpü kestaneler;

                           kimi zaman enfes bir çorba;

                                 kimi zaman bolcana umut

olurdu üzerinde.

Ama ve lakin üzerinde ne olursa olsun,

        hane sakinlerinin suratına muazzam bir gülümseme patlatırdı.

Güneş gibi, sel gibi,

önü alınmaz,

 mantığına ulaşılmaz bir neşeye sahipti bu kulübede yaşayanlar.

 

Duruydu sevinçleri.

Afroditin güzelliği kadar berrak, sessiz, mütevazi bir neşeye sahiptiler.

İnat edercesine ve 

   "dünya böyle değil!" diye bağırır,

                hiç hareket etmeden savaşır,

                                     bir avcı,

                                      bir balıkçı,

         bir aşık kadar deli bir sebatla sabredercesine

                                    süreğen bir sevinçti bu.

Dahası bir "iç hoşluğu" idi.

 

Martılar gagalarında fesleğen dalları taşır,

                       pencereyi tıklatırlardı.

Kar yağdığında tarla fareleri

 kardelenleri kıskanıp kafalarını uzatırlardı yukarı.

Bulutlar,,,

 hayallerden bile daha çok şekle girerdi.

Aşıkların fırtınalı göğüs kafeslerinden gürleyen coşkular,

                          her zaman bereket katardı bahçeye.

Çitleri kırıktı.

Çürümüş odunlardan yapılmış bu zavallı sınır,

hayattaki tüm sınırların ne kadar gariban olduğunu anlatmaya çalışıyordu sanki.

Denizden,

(daha çok kendinden) kaçan rüzgar

                     bu çitcağızı çok yıpratırdı.

Sincap, tavşan ve kunduzlar da büyük belalısıydı.

Her gün zayıflıyor

   ve biraz daha yıkılıyordu.

Dede ise hiç de onarmaya niyetli değildi.

İlk zamanlar insanca bir egoizmle bahçesi varsaydığı alanı

                      ormandan kestiği odunlarla çevrelemişti.

Zamanla yıkıldıklarını görüyordu.

 

(Sınırlar elbet bir gün kalkar,

 nasıl olsa ezele dek kalacak sınır yoktur.)

 

Çitler gitgide yıprandı...

 

                     

                      -2-

"Sen hiç o tarafa bakma.

     Kıştır, soğuk ayazdır.

         Donuktur, yavandır.

Denizi almış,

 kendi mevzisinde krallanmıştır.

Oysa biz ormanın çocuklarıyız.

Binbir can, iyi arkadaşız.

Ben her sabah kalkıp çiçek açar, orman halkını selamlarım.

Sarı, sapsarı cazibemle arıları, böcekleri çağırır;

           sevişmeye davet ederim diğer tüm çiçekleri.

Sapıma kadar çıplağım.

Köklerim her zerresine yapışıktır toprağın.

Ben basit bir dağ lalesi değilim.

Bu coğrafyanın ruhunda bir parçayım

   ve her şeyimi seninle paylaşıyorum."

 

"Peki, dedi küçük kız.

   Sahili neden sevmiyorsun dağ lalesi?"

Lale şöyle bir etrafa bakındı

  ve tüm bilgeliğini takınarak anlatmaya devam etti:

"Her şeyin bir zamanı vardır küçük kız.

Yatma zamanı, kalkma zamanı.

Gülme zamanı, ağlama zamanı.

Sevme zamanı, nefret zamanı.

Düşme zamanı, kalkma zamanı.

Ve bizler seçim yapmak zorundayız.

Neyi ne zaman yapacağımıza karar vermeliyiz.

Kısaca hayat;

 ihtimaller havuzunda yüzme bildiğimiz oranda doğru yöne ilerleyebilmektir."

 

"Evet, dedi merakla küçük kız ve ısrarla yeniden sordu,

                      peki sahille ne alakası var bunun ?"

"Çok alakası var.

Şu an o sahilden nefret etme zamanı.

Hiçbir şey ezeli ve ebedi kötülüğe haiz değildir.

                Varolmanın temelinde tekamül yatar.

Biz, diğer her yaratık gibi belirli bir davranış kalıbına tutunur

                       ve onu aldığımız tepkilere göre değiştiririz.

Kemale erme yolunda sürekli küçük değişiklikler yaparız.

Dünya her zaman iyiye gider bunu unutma ve herkes,

                                                            herşey hata yapar.

Aslolan

  yapılan hata ve yanlışa gereken tepkiyi verebilmektir.

Biz işte şimdi bu görevimizi yerine gtiriyor,

             sahilin tekamülüne yardım ediyoruz.

O sebeple bekle ve onu iyilerin safına katmamıza yardımcı ol."

 

"Peki, dedi küçük kız safça.

Ama unutma ki ben oyun oynamayı çok severim.

İçeride kocaman bir topum var.

Onu oraya buraya atıp koşturmak çok hoşuma gidiyor.

Ancak burada oynayamam,

   büssürü canlı var burada;

          çiçekler, böcekler...

Onlara zarar vermekten çok korkuyorum.

Oysa sahilde istediğim gibi oynayabilirim.

                      Buna ne dersin bakalım? "

 

Şöyle bir gerindi dağ lalesi.

Zor bir soruyla karşı karşıya olduğunun farkındaydı.

Demin takındığı bilge edası bir anda kaybolmuştu.

"Neden böyledir ki? " diye düşündü.

"En bilgili, en deneyimli zatlara

       en zor ama en basit soruları

                      çocuklar sorar?"

"Sen şimdilik başka bir oyun oynasan olmaz mı?

Mesela ben sana baloncuk oyununu önerebilirim (?...)

Bir kabın içine su doldur, sabun kat, bir mandal bul.

İçine daldır mandalı; salla, çıkar ve delikçiğe üfle.

Bir sürü sabun balonu saçılır etrafa,

             çok eğlencelidir göreceksin."

 

"Deneyeceğim" dedi küçük kız ve sek sek oynayarak eve doğru gitti.

Ardından fındığını kemirmekle meşgul meraklı bir sincap ona bakakaldı.

Fındığın son parçasını da alışageldiği aceleciliği ile ağzına atıp

                           aynı ivedilikle parmak aralarını temizledi.

Patilerini birkaç kez göbeğine sürdükten sonra

                hemen dağ lalesinin yanına vardı.

 

"İnsanlarla bu kadar laubali olma.

 Umursamadan tutar da boğazından 'çıt!' diye koparıverirler alimallah.

Bize de burada bir zamanlar rüzgarla salınan

  güzel sarı dağ lalesinin hikayesini anlatmak kalır,

              söylemedi deme."

 

"O insandan sayılmaz daha.

Kendi türünden bir yenisini yaratmayı sağlayacak hormonlar vücuduna salınıp zehirlememiş daha.

Hem onu bırak da ne hikayesiymiş bu?

Benim gibi alelade bir dağ lalesinin ne hikayesi olabilir ki?"

 

Sincap kenardan bir ot parçası kopardı.

"Ahh!" diye ses çıktı.

  "Kusura bakma ot kardeş, sindirmek için bir parçanı kopardım,

          sen yine büyürsün"

             dedi ve elindeki otu geveleyerek dağ lalesine döndü.

 

"Kendini çok küçümsüyorsun.

Mütevazilik elbette iyidir, ama aptallık merhalesinden de uzak kalmak gerekir değil mi ya?

Elbette sen hikayelere konu olacak müstesne bir çiçeksin.

Yalakalık yaptığımı sanma.

     Fındık-fıstık vermezsin;

       soğanın ve yaprakların da yenmeyecek kadar acı.

Sen de tüm eti-butu yenmeyen varlıklar gibi zekaya sahipsin işte.

Bende ve şu otta olmayan zekaya !

Bilge bir çiçeksin;

  daha filizlendiğin anda sana akıl danışmaya gelen nice koca hayvan gördüm.

                                                           Küçümseme kendini."

 

"Amaaan, ben ne biliyorum ki"

      dese de o da her bilge varlık gibi

                    farkındaydı elindekinin

ve gizlemeye çalışırken bile övünüyordu bununla.

 

Güneş batıyordu işte yine

  ve dalgalar kıyıyı dövüyor,

öc almak istercesine çarpıyor

  ve sonra derin bir nefes almak istercesine

                         yeni bir saldırı yapıyorlardı.

 

Doğa hengamesine devam etti.

 

 

                     -3-

"Ulu dağ bıraksana güneşi.

Salsana ışığımı aşağı,

                 dağa, taşa.

Boynu bükük günebakanları gönendirsene.

Kıskanma bu kadar birazdan yemyeşil parlayacak ormanı;

                                 bırak onu sevme bu kadar.

Koca eteğini aç,

eğ başını ve başla saymaya.

          Sana bu yakışır..."

 

Dağ dinledi bizi.

Doruğundan doğru ilk mızrağını attı güneş.

Sonra gitgide ışığa boğdu tüm ormanı,

                   kulübeyi

                    ve sahili.

Günebakanlar uyandı.

Külhanbeyi baykuşlar yokoldu birden,

       bülbüller yendi tüm korkularını.

Ortalık güneş,

    ortalık ses,

      ortalık nefes oldu taştı.

 

Dede ormana doğru ilerliyordu.

Sırtında kuru odun parçalarıyla doldurmayı umduğu bir küfe taşıyordu.

Küçük kız en derin uykusunda,

           uyuduğunu görüyordu.

Sobada geceden kalma kütüğün közleri;

  üzerinde hafif hafif kaynayan çaydanlık vardı.

Kapının önüne kadar uzanmış birkaç tavşan

           ağızlarını oynatıp çim tüketiyordu.

Sahil,

  durulmuş,

dalgalarına uyumlu bir müzik eşliğinde orkestra şefliği yapıyor;

                             yaramaz meltem sırtlarını sıvazlıyordu.

Uçan balık sürüleri avcı balıklardan kaçarken martılara yakalanıyor,

       çok açıklarda bir balinanın havaya püskürttüğü sular farkediliyordu.

O an şaşkın yengecin biri

  yavaş yavaş tırmandı kumsalı.

(Kıskaçlarıyla mütemadiyen ağızını siliyordu.)

 

"Hey alooo! Yengeç kardeş hoşgeldin.

Dünyanın en güzel,

         en rahat kumsalına koydun ayaklarını.

Daha yukarılara gel,

    kimse saldırmaz sana korkma.

Bak martılar bile taa uzaklarda.

Arkadaşlarını da çağır ve koloni kuralım.

Sonradan adımı bilr değiştirebilirim;

   "YENGEÇLER KUMSALI !"

yok olmaz;

   "PAVURYA SAHİLİ !".

Evet kesinlikle daha güzel.

Hoş sana pavurya demek için bayağı uğraşmak lazım ama...

           Hey sen,

            duyuyor musun beni?

 

Yengeç hiç oralı değilmiş gibi

     kıskaçlarıyla ağzını silmeye

     ve çatır çatır güneşlenmeye devam etti.

Duraladığı bir an

    sanki hayatında ilk defa konuşuyormuş gibi:

 

"Pavurya sahili ha ??

Beni sahiplendiğin yetmiyormuş gibi,

        statüm(n)ü yükselttiğini sanıp

daha buraya ayak basmamış binlerce türdeşimi de hegamonyan altına aldın.

Vay be!

Sen ne kadar kendini beğenmiş bi şeysin öyle.

Bahse girerim buraya yüzyıllardır ilk ayak basan canlı benimdir."

 

"Hayır, dedi sahil hüzünlü bir gururla. Elliyedi yıl önce yaralı bir martı konmuştu."

"Hah işte,

  ve eminim senin değiştirebileceğin bir adın bile yoktur!"

 

Sahil çok içerlemişti.

Gerçekten bir ismi yoktu

 ve gerçekten yıllardır yalnızdı.

 dahası bunu sekiz bacaklı zavallı bir yaratık bile bir bakışta anlıyordu.

En kötüsü ise

  elliyedi yıldır kumlarına ayak basan ilk canlıya yine iyi davranamamış,

                                              yine kendine hakim olamamıştı.

Oysa yıllardır kafasında harmanlamış;

ilk karşılaştığı canlıyla ne kadar iyi dost olacağını hayal etmişti.

                                                                                     Üzüldü elbet.

"Seninle arkadaş olmak istiyorum aslında

                    ama beceremiyorum yahu!, dedi kumsal."

 

Ancak bu sırada rüzgar çoktan yengecin kulağına eğilip

              sahile yüz vermemek gerektiğini fısıldamıştı.

Bunu duyan yengeç,

  sinsi adımlarla yan yan dalgalara karıştı.

      Sahil neredeyse gitmesin diye yalvaracaktı.

 

Yengeç gitti.

 

 

                                    -4-

"Çok yavaşsın.

  Komik bir hayvansın sen.

Bak ben istediğim gibi hoplayıp zıplıyorum."

 

Kaplumbağa koca kabuğundan kafasını çıkarıp küçük kıza baktı.

Kızın çılgın neşesi ona da bulaştı

   ve güzel bir gülümseme yavaş yavaş yayıldı yüzüne.

 

"Ah küçük kız.

Hayat keşke hep senin düşündüğün gibi olsaydı.

  Keşke ben de senin gözlerinle görebilseydim dünyayı.

Oysa bu dünyada

 farelerin önünden geçmek zorunda olan böcekler;

   kedilerin pençesine düşmek zorunda olan fareler;

               köpeklerce parçalanmaya mahkum kediler;

                             ayılara yem olacak köpekler;

                                insanlarca vurulacak ayılar;

                                    ve insanları sokup öldürecek böcekler var.

 

Ben kendime göre korunuyorum bu vahşetten.

Çiçek ve meyve yiyorum.

  Yakalayabilirsem börtü böcek de enfestir tabii.

Ama senin gibi koşup oynayamam.

  Ben kabuğum sayesinde yaşıyorum"

diyerek yandan bir boru çiçeği koparıp çiğnemeye başladı.

 

"Sen hiç uçurtma gördün mü?" diye sordu küçük kız.

"O neymiş ki?"

"Dedem anlattı. Böyle kağıttan, yani renkli kağıttan yapılan bişeymiş.

    Onu ipin ucuna bağlıyomuşsun, kuş gibi uçuyomuş"

"Eee sonra ?"

"Bilmiyorum, heralde seni de uçuruyormuş.

   dedem o kadar anlattı.

Bana bi tane yapacak

            ben de uçacam"

 

Kaplumbağa ağır ağır yürümeye başladı.

"N'ooldu kızdın mı, nereye gidiyorsun?"

"Kızmadım küçük kız, diye cevapladı kaplumbağa.

Ama karnımı doyurmak için bol yiyecek bulmalıyım.

               Ormanda da yiyecek gitgide azalıyor.

Önümüz kış,

 hazırlık yapmak gerek

      ve ben çok yavaşım."

"Tamam tospağacık,

  uçurtmamı uçuracağım,

     gözün yukarı baksın,

çünkü ben de uçarsam üstüne düşebilirim

                ve o zaman kabuğun kırılır

                              ve seni yerler.

"Peki küçük kız yukarı bakarım"

  dedi kaplumbağa ve hafif hafif gülerek

    çocukların mantığının ne kadar yalın olduğunu düşündü.

 

              -5-

 

"O güneşi ilk gördüğüm andı sanki.

  yüzyıllardan beri ilk kez güneş görmek nasıldır biliyor musun?

Renkler nasıl değişir,

     etraf nasılışıldar...

Kargalar uzaklaşıp

  ötücü minik kuşlar doluşur etrafa.

Kar yavaş yavaş erimeye

  ve dereler hareket etmeye başlar.

Dehşetli bir uyanıştır bu.

Yaşadığını hissettirir en cansız varlığa bile.

Mütemadi bir hareketlilik,

   sinsi sinsi kaplar tüm doğayı.

Ayılar inlerini usulca terkederken

   derelerde balıklar çıldırasıya yüzerler.

Öyle güçlü bir büyüye haizdir ki güneş;

     kötü güçlerin tüm geçmişi hatırlatma çabalarını yıkar geçer."

 

"Sen ne zaman tanık oldun ki böyle bir güneşsizliğe?"

                                                            diye sordu dede.

Küfesini odun parçalarıyla doldurmuş,

   küçük bir tümseğin üzerine kurulup

    karşısındaki meşe ağacıyla muhabbete koyulmuştu.

Bir çocuğa masal anlatan yetişkin edasıyla gevrek gevrek güldü ağaç

                                                                                    ve devam etti:

"Biz ağaçlar,

  özellikle de benim gibi kocamış meşeler

                                                çok şey bilir;

fevkalade bir deneyime sahibizdir biz.

      E tabii abartmayı da fecii severiz.

Bu vadinin çok uzun süre güneş görmediği zamanlar oldu.

Tabii o zamanlar gençtik

            ve zaman şimdiki gibi şelale hızında geçmiyordu.

Güneşi çok özlemiştim,

                        hem de çok.

O dönemlerden kalma bir iç geçirmedir bu anlattığım.

Beyazlamış tüylerine bakılırsa

    sen de insanların yaşlılarından biri olmalısın.

Güneşin ne güzel bir şey olduğunu bilirsin."

 

Bu arada dede heybesine uzanmış,

  içindeki kestaneleri bir bir çıkararak bıçağıyla çizmeye başlamıştı.

Kulübeye vardığında bunları ılık suda bekletecek,

                                    sonra kızgın sobanın üzerinde kebap yapacaktı.

Ne güzel şeydi

  ayıklayıp üflediği kestaneleri

      küçük kızın ufacık avucunda evirip çevirip yemeye uğraşması.

 

"Elbet bilirim güneşin neme nem bir şey olduğunu.

Ama bir şey daha bilirim ki,

  o da ağaçların zaman kavramları olmadığıdır.

Bu sebepten öykünürüm size.

O sebeple gelip yaşarım aranızda,

   belki ben de unuturum zamanı diye.

Ama nerdeee?

Benim hayatım,

  hatta atalarımın tarihi

   ve hatta yaşayamayacağım gelecek,

asırlara, yıllara,

   aylara, hafta, saat, dakika ve saniyelere bölünmüş.

Bana 'şu ana dek neden pişmansın?' desen;

  düşünmeden 'insan olmaktan' derdim.

 

Yaşlı meşe hafif rüzgarla bir iki esnedi sağa sola.

Sonra öksürdü,

  hafiften güldü;

 

"Bu yaşında sen de bunu dedikten sonra

   ben bile dünyanın en zeki yaratığı olmaktan vazgeçebilirdim aslında.

Ama olmaz,

  bunu yapamam;

yeryüzünde hiçbir canlı sizin kadar hırslı,

  aldığı yenilgilerin öcünü almak için sizin kadar istekli olamadı.

Sonunda başardınız

   ama mutlu değilsiniz.

Biz baştan beri bunun böyle olacağını biliyorduk.

Yine de içimizde uktedir insanoğlunun sahip olduğu güç."

 

"Sizliği bizliği bırak be koca meşe!

Bu dünya benim için tek bir nefes

              senin için fotosentez.

Bana gitmek zamanı geldi.

Ufaklığa uçurtma sözüm var.

       Hadi sana eyvallah..."

diyerek kalktı dede yerinden.

Meşe

  birden aklına gelivermiş gibi atıldı;

"Aman gözünü seveyim

     şu ipli uçan şeyden bahsediyorsun değil mi?

Ne olur buralarda uçurmasın.

Hem onun oyuncağı sağlam kalsın,

               hem benim dallarım..."

 

Uzaklaşırken bağırdı dede:

"Aman be koca meşe.

Koskoca sahil var hemen aşağımızda.

                    Orada uçurur işte."

 

"Ama oraya gidemez! Gitmemeli!

          Hey insan, hoop, baksana."

 

Dedenin onu duyması artık imkansızdı.

Meşenin sesi

    ormanın derinliklerinde kayboldu.

 

                         -6-

 

Ulu dağın tepesinde izbe,

                           zavallı,

                    küçük bir hapishane vardı.

Bitki örtüsünün bittiği yerde,

                  yolun sonunda;

tüm hapishaneler gibi

   dünyadan milyonlarca kilometre uzakta.

Gardiyanları bile cezalı, sürülmüşlerden olan;

    bir günün bir yıl gibi geçtiği

                yılgın bir hapishane.

 

"Günler geçecek,

       belki aylar.

Ben hep bu dört duvara;

   en fazla bahçenin duvarlarına bakacağım.

Tek tesellim koca parmaklıklı şu küçük pencere

     ve kendi kendime konuşup delirmemi önleyecek

                                    senin gibi hamamböcekleri ve fareler.

Oysa bak şu pencereden bir..."

 

Adam hamamböceğini aldı ve pencerenin yanına koydu.

Böcek derin derin etrafı inceledi

             ve beğenmez bir tavırla:

"Beni orada yerler" dedi.

"Öyle böcekçik.

  Senin kabusun orası,

    benim cehennemim burası.

Oysa şuradaki yemyeşil orman;

o bacasından şefkatle tüten dumanıyla

                                     şu minik kulübe;

şu sahil,

   insanın çırılçıplak denize girmek istediği...

Bir gün çıkacağım buradan.

İkibin gün sonra

     ve gidip oraları gezeceğim.

Tükenmiş,

   yaşlı bir adam olarak belki.

Ama gideceğim.

   Beni oralar paklar."